Şaşırdınız değil mi? Nereden çıktı şimdi, yemekler, geziler… Sitenin adın da anlaşılacağı gibi hem sosyal hem de işim gereği dijitalle ilgili yazılar olacak. Sonuçta burası benim sayfam ve gezmeyi de sevdiğim için bu tür yazıları da yazacağım, daha doğrusu tüm yazılar hayata dair olacak. Antalya’da oturuyorum ve çalışıyorum, memleket ise Adana ve Hatay. Her ne kadar Akdeniz iklimi olsa da birbirinden çok farklı oldukları bir gerçek. Adana ve Hatay sofrası Ortadoğu’dan esinlendiği için genelde et odaklı, Antalya ve iç tarafları ise sebze ağırlıklı besleniyor.

Antalya’dan Adana’ya 2 tane yol seçeneği var. Birincisi Seydişehir – Konya – Pozantı üzerinden, diğeri ise Alanya – Gazipaşa ve Mersin üzerinden. Konya üzerinden gidişin avantajı, yol fazla gibi görünse de trafik levhası ve kıvrımlı yollar yok, üstelik Konya’da direk otobana bağlandığı için 120 km hızla hiç sekmeden gidebiliyorsunuz. Konya’nın dezavantajı, Konya Ovası 🙂 yaklaşık 4 saatlik bir ovadan geçiyorsunuz ve manzara sıfır, sonsuz bir arazi içinde gidiyorsunuz, yol arkadaşı olmasa uykunuzun gelmesi garanti. Alanya- Gazipaşa – Mersin yolunun avantajı, özellikle Gazipaşa’dan sonra Mersin’e kadar o kadar güzel, fotoğraflık doğa olayları var ki, şaşarsınız. Yalnız yolun çoğunda gidebileceğiniz maksimum hız 50 km/s. Ben bu gezide zamanım kısıtlı olduğu için Konya yolunu kullandım.

Adana, doğup büyüdüğüm yer, her geldiğimde mutlaka kebap yemeden dönmem. Adana’ya gelenler nereden yerse yesin kebabın en iyisini yiyebilirler, özellikle bir yer önemli değil. Benim genelde alıştığım ve bana yakın olan Zeki Usta‘yı tercih ediyorum.


Antakya’ya geldiğimde zamanım varsa kapalı çarşı ve Harbiye’yi, zamanım kısıtlı ise köprüde künefe yiyerek geçiştiriyorum. Yine Köprü’de yiyebileceğiniz bir çok yer var, kötü yapan yok emin olun. Bu sefer Hatay Künefe Salonu‘nu tercih ettim.

Antakya merkezden, kendi köyüm olan Yenice Köyü‘ne geçtim. Bir yakınımıza mevlütlü yemek veriliyordu ve özellikle sabah gelmemi istediler. Yemek için sabahtan koyun kesiliyormuş ve ciğerini kavurup aşçılar ve yemeğe yardım edenler yiyormuş. Hemen dahil olduk, tandır ekmeğiyle beraber harika bir kahvaltı oldu. Sadece kendi yağıyla piştiği için daha sonra damakta donmuş yağ hissi veriyor.

Köylerde verilen yemeklerin hemen hemen hepsi aynı çeşit çıkar, etli bulgur pilavı, tavuklu dövme ve kuru fasulye. Buradaki gelenekten biraz bahsedeyim, herkese ayrı bir tabak yok, ortak tepsiden yeniliyor ekmek ve su verilmiyor.

Köyümün genel manzarası aşağıda. Eskiden tütün ekimiyle geçimini sağlayan bir çiftçilik durumu varken, şimdi maalesef hem devlet politikaları hem de gençlerin büyük şehire göçü ile eski havasını kaybetmiş durumda.

Köyde tandırda ekmek yapan birisiyle karşılaştık, büyük şans, büyük nimet 🙂 hem sıcak bir ekmek yedik hem de nasıl yapıldığını çektim. Videoda ekmeğe tandıra Kere denilen bir bezle vuruyor, eli yanmasın diye. Anneannem direk eliyle vururdu, ne de olsa eski toprak.

Yayladağı’na geçerek hem lokum hem de bir adet haline gelen sınır kapısını görmek istedik. Yayladağı Sınır Kapısı, düğünlerden sonra konvoy halinde ziyaret edilen bir yerdi. 2013 yılında “Güvenlik algısı son derece yüksek” gerekçesiyle kapandı.

Tekrar Antakya’ya dönmek için Samandağ üzerinden geçtik. Samandağ’a yaklaşırken çok miktarda elektrik üretimi için rüzgar panelleri göreceksiniz. Büyüleyici bir yoldan geçiyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Samandağ’ına tepeden bakış.

Adana’ya dönmeden önce, son kez Antakya’da yemek için Kuzeytepe Nuri Restaurant‘a gittik. Buraya hafta sonu geliyorsanız biraz kalabalık ve servisin geç geldiğini kabul edip mazur görmeniz gerekiyor. Önden meşhur, meze tabağı söyledik. tereyağında çam fıstıklı humus mükemmeldi. Ana yemek olarak da tabiki toprak kapta sini kebabı geldi.

Şimdilik yazı burada bitti, şimdilik diyorum, sürekli bu geziyi yapıyorum, eklemediğim daha önce gitmediğim yerleri başka bir yazıda belirtirim. Bir de bu tarz gezi yazılarına da sık sık yer vereceğim.

Yazıyı paylaşabilirsiniz.Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedIn