Kurgusunda Sahnesine Kıyılamayan Film: Ahlat Ağacı

Attığım başlık, filmin 3 saatten fazla olmasına bir atıf değil, yönetmenin yaptığı işin her zerresine kıymet vermesiyle alakalı olabilir. 

Ahlat Ağacı, Cannes’den ödülsüz döndü ama bu beğenilmediği anlamına gelmiyor. Benim için de öyle, filmin rengi, konusu, oyunculuklar ve verdiği mesajlar ile hafızamda yer edindi. Nuri Bilge Ceylan yine derdini çok iyi anlatmış.

Çanakkale’nin Çan ilçesinde mütevazı bir hayat yaşayan Karasu ailesinin en büyük çocuğu Sinan, genç bir öğretmen adayı olarak memleketine gelmesi ve devamında yaşadığı olaylar anlatılıyor.

Sinan, aslında Çan’dan nefret ediyor ama kafasını dışarıya çıkaracak eylemleri de sonuçsuz kalıyor. Bu kasabayı yakmak istediği sözleri bana Hisarbuselik dizisini hatırlattı.  Çetin (Onur Saylak) Beypazarı’nda yaşıyor ama aynı hislerle nefret edip, yaşadığı yeri yakmak istiyordu. Biz filmimize dönelim. Her zamanki gibi madde madde gözlemlediğim şeyleri yazarak belirtmek istiyorum.

  • Filmde hiç kimse birbiriyle tokalaşmıyor. Sinan okuldan veya askerden geliyor, kucaklaşmayı geçtim, tokalaşma bile yok. Anneannesinin evine geliyor, el öpme yok. Bu sahneler kesilmiyor bu arada, eve ilk girdiğini falan gösteriyor. 
  • İdris hoca evdeki akşam yemeğini hep tek başına yiyor. Genellikle ailesi ondan önce yemiş oluyor ve babaları bu durumdan hiç şikayet etmiyor.
  • İdris hocanın sorun ettiği konular, bizlerin belki de hiç ilgilenmeyeceği işler oluyor. Kuyu kazılırken kurbağa ezilmesin diye uğraşması, evde elektrikler kesikken, kaybolan köpeğinin ilanını çizmesi, oğlu çok önemli bir sınava giderken, kendisinin köfte yemek istemesi gibi. Hatta o kadar kendisini soyutlamış ki, maaş kartı sürekli eşinde duruyor.
  • Bana göre Baba karakterinin çok üstüne gidilmesi gerekiyordu. Eşi, oğlu, kayınvalidesi, İdris’in bahis oynayarak yuvalarını yıkma noktasına getirdikleri iddia ediyorlar ama hocanın böyle bir şeye kalkıştığına dair en ufak bir kanıt yok. Kendisi de kabul etmiyor. Sürekli bir yerlerden borç çıkıyor ama ne için bu borcu yaptığını bilmiyoruz. 
  • Sinan, her gençlikte olan enerjiyle her konuda bilgi sahini tavırları hiç sırıtmıyor. Edebiyatı edebiyatçıyla, dini ise imamlarla tartışmaktan geri kalmıyor. 
  • Sinan’ın bin bir uğraşla çıkardığı kitabını, imzalayarak ve duygusal bir ön söz yazarak verdiği annesinin hiç okumaması ama vermeye tenezzül etmediği babasının birden fazla okuması en fazla üstünde durulması gereken bir durumdu.
  • Aynı durum filmin son sahnesinde de vuku buluyor. İdris hoca, kendisi ile ilgili tüm eleştirilerin, tüm kötü yargıların, sadece oğlundan gelmesini kafaya takıyor. Bunu kabullenemiyor. Aslında gerçekten nasıl birisi olması gerektiğini, oğlunun kendisine yakınlık kurarak görmesi istiyor. İdris hocanın babası da, beli ağrımasına rağmen, üstelik haber verilmemesine rağmen yardıma gelmesi gibi ilişkilerin odağında uzaktan, belli etmeden sevme yatıyor.
  • Filmin uzunluk konusuna gelirsek, bazı sahnelerin kısaltılması, gidişatı hiç etkilemeyecek. Mesela Sinan’ın okuldan arkadaşıyla yaptığı telefon konuşmasının yarısı izleyicinin hayal gücüne bırakılabilir.
  • Merkez bile sayılmayacak, gelişme göstermemiş bir yerde. Liseden sonra okumayan Hatice’nin seçtiği kelimeler, çocukluk arkadaşının ayrılık sonrası tespitleri, iki imamın aynı konu üstünde derinlemesine konuşmaları bazıları için abartı gelebilir ama bence bu insanların birbiriyle uzun konuşmamasından kaynaklanıyor. Yoksa insanların düşündüklerini, hayal ettiklerini ifade etmesinde imkan tanınsa, çok daha kalitelileri ortaya çıkacaktır. 

Yazıyı paylaşabilirsiniz.Share on Facebook
Facebook
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on LinkedIn
Linkedin
Yazar hakkında

Blog yazmayı ve teknolojiyi seviyorum. Bu konuların birinin ihtiyacına cevap olması benim için yeterlidir.

Yazıya yorum bırak